Lucky - Kat Edmonson
(Source: youtube.com)
Lucky - Kat Edmonson
(Source: youtube.com)
hayatımın en önemli günlerinden biri artık…
Demek ki göçtü usta
Kaldı yürek sızısı geride kalanlara…
Yıllar var ki ter içinde
Taşıdım ben bu yükü
Bıraktım acının alkışlarına…
3 HAZİRAN 63’ü…
Uy anam anam
Haziranda ölmek zor
Hasan Hüseyin Korkmazgil
Mazhar Fuat Özkan (MFÖ) - Uç Oldum
Çok severim bu şarkıyı, çok fazla bilinmez ama, bence mfö nün en iyi şarkılarından biri. Sözler mazhar beste fuat a ait.
Geçen perşembe mfö konserinde aklıma geldi, uzun zamandır dinlememişim, üste üste 10 kere falan dinledim sanırım:)
nereden çıktın karşıma
uçurdun uzaklara
baharda yazda kış olunca
uçtum uçtum uç oldum
bir topacık suç oldum
ben ben oldum bizler oldum
bizden de geçtim hiç oldum
öldürmedim bak kendimi
uslandır tenezzül eyle
uslandır tenezzül eyle
inanmayanlar elendiler
ben hep seni düşündüm
baharda yazda kış olunca
uçtum uçtum uç oldum
bir topacık suç oldum
sevmeyenler elendiler
ben hep seni düşündüm
baharda yazda kış olunca
düşün düşün düş oldum
seni gördüm aşık oldum
seni gördüm aşık oldum
seni gördüm aşık oldum…
Dinledikçe daha da sevilen şarkılardan bence…
(Source: youtube.com)
Korhan Futacı ve Kara Orkestra - Pavurya (Live)
bu aralar mütemadiyen dinlemekteyim :)
(Source: youtube.com)
architect’s brain
(Source: alassie)
EKÜMENOPOLİS - UCU OLMAYAN ŞEHİR
Konusu___1980’lerde dünya ekonomisinde yaşanan neoliberal değişim ve buna paralel olarak hız kazanan küreselleşme süreci, bütün dünya kentlerinde köklü bir değişimi beraberinde getirdi. Finans merkezli bu yeni ekonomik yapılanmanın kentsel alanları bir sermaye üretim aracı olarak görmesi sonucu gelişmekte olan ülkelerin kentleri bu süreçten derinlemesine etkilenmekte. Köklü bir planlama geleneğinin zaten olmadığı İstanbul’da, neoliberalizmin insan yerine kentsel rantı ön plana çıkartan yaklaşımı maalesef yöneticilerimiz tarafından şuursuzca uygulandı, herkes bu yağmada kendine bir pay kapma peşine düştü ve sonuçta ortaya insan yaşamını tehdit eden sorunlar yumağıyla debelenen 15 milyonluk bir megakondu çıktı.
Özellikle son 10 yılda, Dünya Bankası’nın raporlarında öngördüğü gibi İstanbul’un kimliği sanayi kentinden finans ve hizmet kentine dönüşüyor ve İstanbul diğer dünya kentleri ile bir yarışa soyunuyor. Bu yarış yabancı sermayeyi çekme yarışı. “Yatırım için en karlı kent burası” diye pazarlanıyor İstanbul. Bu “çekicilik” bir yandan sermayenin önünü açmayı, kentsel mekanların inşaasında kamusal yararı gözeten hukuksal denetimleri ortadan kaldırmayı hedeflerken, aynı zamanda buna paralel olarak kentin kullanıcılarında da bir değişimi öngörmekte. Kentin inşaasında ve bir sanayi merkezi olmasında alın teri olan emekçi kesimin, tüketici odaklı yeni finans ve hizmet kentinde yerleri yok. Peki nedir bu insanlar için öngörülen?
İşte “kentsel dönüşüm” denen olgu da tam burada devreye giriyor. Yeni kanunlarla eskiden tasavvur bile edilemeyecek yetkilerle donatılan TOKİ ve belediyeler, özel yatırımcılarla işbirliği içinde kentsel toprağı bu yeni “vizyona” doğru dönüştürmeye çabalıyorlar. Arkalarında ellerini kavuşturan uluslararası sermaye, ellerinde paftalar, kafalarında metrekareler, kat emsalleri, mahalleleri yıkıyorlar, gökdelenler dikiyorlar, otoyollar yapıyorlar, alışveriş merkezleri açıyorlar. Peki kime hizmet ediyor bu yeni mekanlar?
İstanbul’da gelir dağılımındaki uçurum gitgide mekana da yansıyor, mekansal ayrışmadan besleniyor. Bir tarafta varsıllar kendilerini güvenlikli sitelere, rezidanslara, plazalara kapatırken, diğer yandan kentin çeperlerinde insan deposu olarak tasarlanmış TOKİ konutlarında yeni yoksulluk döngüleri insanları çaresizliğe umutsuzluğa sürüklüyor. Peki gelecek kuşaklara bırakılan bu toplumsal mirasın sorumlusu kim?
Her yapılan otoyolun giderek kendi trafiğini yarattığı bilimsel gerçeğini görmezden gelerek yapılan tünellere, kavşaklara, viyadüklere milyarlarca lira çarçur edilirken, İstanbul 2010’da hala tek hatlı, topu topu 8 duraklı bir metro “ağı” ile yetinmek zorunda kalıyor. Toplu ulaşıma ve raylı ve alternatif ulaşım sistemlerine yeteri kadar kaynak ayrılmadığından, insanlar saatlerce trafikte eziyet çekiyor, milyarlarca liralık “zaman” egzoz dumanında uçup gidiyor. Peki yöneticilerimiz çözüm için ne yapıyorlar? Evet bildiniz: daha çok yol!
15 milyonluk bu kentte her şey o kadar hızlı değişiyor ki, plan yapmak için kentin bir fotoğrafını çekmek dahi mümkün olmuyor. Planlar daha yapılırken eskiyor. Tam bir kronik plansızlık hali. Bütün bunlar olurken nüfus artmaya devam ediyor, ve kent gelişigüzel bir şekilde yayılıp batıda Tekirdağ’a doğuda Kocaeli’ne dayanıyor. Peki İstanbul’un gerçekten bir planı var mı?
1980’de ilk metropolitan ölçekli İstanbul planı yapıldı. Plan raporunda kentin coğrafyasının en fazla 5 milyon nüfusu kaldırabileceği yazıyor. O zaman nüfus 3.5 milyon. Bugün İstanbul’un nüfusu 15 milyon. 15 sene sonra 23 milyon olacak. Yani coğrafyasının kaldırabileceğinin neredeyse 5 katı. İstanbul bugün Bolu’dan su çekiyor, öteki taraftan bütün Trakya’nın suyunu çekiyor. Kuzey ormanları gözle görünür bir şekilde tahrip olurken, 3. köprü projesi İstanbul’un kalan orman ve su havzalarını tehdit ediyor. İki yakayı birleştiren köprüler, yarattıkları rant alanları ile kentlileri birbirinden koparıyor. Peki ya İstanbullular olarak biz bu yağmaya karşı ne yapıyoruz? Kentler toplumun aynası ise, İstanbul’a bakarak kendi toplumumuz için ne diyebiliriz? Gelecek nesillere nasıl bir İstanbul bırakacağız?
Ekolojik eşikler aşılmış. Ekonomik eşikler aşılmış. Nüfus eşikleri aşılmış. Sosyal ahenk bozulmuş. İşte neoliberal kentleşmenin fotoğrafı: Ekümenopolis. Ekümenopolis İstanbul’a bütüncül bir yaklaşımı amaçlıyor, değişim kadar, değişimin altındaki dinamikleri de sorguluyor. Bizi yıkılmış gecekondu mahallelerinden gökdelenlerin tepelerine, Marmaray’ın derinliklerinden 3. köprünün güzergahına, gayrimenkul yatırımcılarından kentsel muhalefete, bu uçsuz bucaksız kentte uzun bir yolculuğa çıkartıyor. Uzmanlar, akademisyenler, yazarlar, mahalleliler, yatırımcılar, kentliler ile konuşacak, kente makro ölçekte bir bakışı grafiklerle izleyeceksiniz. Belki de yaşadığınız İstanbul’u yeniden keşfedeceksiniz ve umarız ki değişime seyirci kalmayacak, onu sorgulayacaksınız. Sonuçta demokrasi bunu gerektirir.
EKÜMENOPOLİS: İstanbul Üzerine Belgesel Bir Filmden İzler___Aysun Koca
Profitopolis’ten sonra kente dair öğrendiğim yeni bir korkutucu tanım: Ekümenopolis. Her ikisi de İstanbul’u örnekliyor somutluğunda. Ekümenopolis, gelecekte dünyadaki bütün kentleşmiş alanların ve megapollerin kuşaklar halinde birbirleriyle birleşeceği ve tek bir şehir oluşturacağı fikrini temsil eder, profitopolis ise doğal ve kültürel zenginliklerinin para kazanmak amacıyla yeniden şekillendirildiği şehir’i tanımlar.
Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir**
Ekümenopolis, İstanbul’a dair ‘gerçek bir hikâye’nin anlatıldığı bir film. Şehircilik, mimarlık, sosyoloji, ekonomi, ulaşım konularında uzmanları ve İstanbul üzerinden projelerini kapıştıranları bir arada izleyebiliyoruz belgeselde.
Ayazma’daki kentsel dönüşüm ve orada evinden edilmiş ailelerin barınma hakkı için verdiği mücadele üzerinden iki kutuplu İstanbul’u görüyoruz filmde. Bir yanda kendini kentin içinde çevresinden yalıtmış, dışarıya kapalı ve korumalı sitelere kapatan kesim, diğer yanda kendi mahallelerinden edilen ve kendileri için ayrılmış mekânlarda yaşamak zorunda bırakılan insanlar görüyoruz, tanıdık bir ‘kentsel dönüşüm’ hikâyesi, hem de en yaşanmışından… Mahallerine yapılan birbirinin aynı konut kütlelerinde çalışırken, koca dairenin kocaman penceresinden yıkılmış mahallesini izleyen Ayazmalılar düşüyor ekrana. Ötede Sulukule’yi görüyoruz yıkıntıların, molozların arasından. Belgeselde görülen minik çocukların bugün ne kadar büyüdüğünü, değiştiğini ise Sulukule Gönüllüleri görüyor, izliyor. Tozkoparanlılar mahalleleri için uygun görülen dönüşümün sebeplerini anlamaya çalışıyor beride. Tozkoparan yeşil alanı bol, ‘sosyal mesken’ mantığıyla inşa edilmiş, planlı, geçmişi 60’ların sonuna dayanan bir mahalledir oysa. İstanbul’un dört başı kentsel dönüşüm modeli ilan edilmiş, direnişin en yankılısının yaşandığı Başıbüyük de bu mahalleler arasında.
İkili şehir
İstanbul artık sosyal ve mekânsal yapısıyla tam anlamıyla bir “ikili” yapı sergiliyor. Gelişen teknoloji vasıtasıyla dünyanın herhangi bir yerinde gerçekleşen olaylardan hemen haberdar olunabilirken, kentte var olan görünmez duvarlar nedeniyle toplumsal gruplar hemen yakınlarında yaşananlardan uzak ve habersiz kalabiliyor. 21. yüzyılın metropolleri, toplumsal sınıflar arasında gözlenen bu ayrımlar ve uzaklıklar nedeniyle Fainstein tarafından “bölünmüş şehir”, Castells ve Mollenkopt tarafından ise “ikili şehir” olarak resmediliyor.
İkili şehir yapısının temelini oluşturan unsur, 1990’larda artış sergileyen ve Harvey’in “Benzer insanlar birbirlerine yakın yaşar.” tezinin mantığı ile İstanbul’un dört bir yanına yayılan, moda olan, ana ulaşım arterlerine yakınlığı ve kent içinde doğal bir yaşam sunma cazibesiyle piyasasını oluşturan kapalı sitelerdir. Yani farklı mekânsallaşma biçimleri karşılıklı olarak toplumsal ilişkileri engelliyor artık günümüz şehir yaşamında.
Geleneksel mahalleler yerini sınıfsal temellere dayalı, her yönüyle homojen insan gruplarını barındıran yeni mahalle anlayışına bırakırken, süreç Murat Güvenç’in dediği gibi “aynı dünyada ayrı dünyalarda” yaşayan gruplar olarak ifadelendirildiğinde derin bir anlam kazanıyor, kentte böylesine örülmüş ilişkiler ağı, insanlar arası hiyerarşiyi doğuruyor.
Bu şehir ‘Planlı’ mı, ‘Projeli’ mi?
“Benim oy verdiğim parti ne zaman iktidar oldu ki?” sorusunu akla düşürür bu şehir için yapılmış planların uygulanma süreci de. Artık kim iddia edebilir ki İstanbul İl Çevre Düzeni Planı’nın tam ve olduğu gibi uygulanabileceğini? Bu planda yer almayan ve tepeden inme kararlarla bu şehre biçilen rollerin icabı olarak her geçen gün yeni “proje”ler öğreniyoruz. 3. Köprü, Karayolu Tüp Tüneli, televizyonda reklamları dönen büyük yatırımlı konut projeleri ve tabi en son ‘Kanalistanbul’ projesi.
Şehir ve Bölge Planlama mesleğinin geleceğine dair bir endişedir, artık ‘planlı şehir’ tabiri yerine ‘projeli şehir’ tabirinin kullanılabileceği ihtimali.
Polis’ten Profitopolis’e, şimdi de Ekümenopolis’e
Profitopolis olma yolunda ilerleyen İstanbul’da otomobile bağımlı olan ve kılınan bir yaşam biçimi, diğer yanda da bunu destekleyen yeni yollar, yeni köprülerle İstanbul’un doğal kaynaklarını hızla tüketen yeni yatırım projeleri var. İstanbul koca bir Ekümenopolis, hangi filme sığabilir ki? Sadece filmin özetinden özetlersek;
Ekolojik eşikler aşılmış.
Ekonomik eşikler aşılmış.
Nüfus eşikleri aşılmış.
Sosyal ahenk bozulmuş.
İşte neoliberal kentleşmenin fotoğrafı: Ekümenopolis.
Otomobiller, 3. köprü, yerinden etme, homojen konut alanları yaratma hızı, dönüşümün hedefindeki mahalleler üzerine bir film olmuş, toplarsak hepsini “bir İstanbul belgeseli” olmuş.
Festival ve özel gösterimlerle seyircisine ulaşan bu belgeseli her İstanbullu izlemeli. Ancak, görsel anlatımın ve müziğin etkisi ile sindirmesi biraz güç olabilir…
Filme dair özel bir ayrıntı ise, bir gün o otomobillerin tümünün şehirle beraber başımıza düşeceği gerçeğidir.
süper :)
(Source: ohlordylord)
(Source: youtube.com)
Annem dedi ki belki gelirsin diye ümit etmiştim…
Bende o kadar çok istemiştim ki annemin yanına gitmeyi, ama sevgili ösym sağolsun anneler gününe ales sınavı koymuş, anneme gidemedim :(
bugün senin günün annecim, anneler günün kutlu olsun…
(Source: youtube.com)
insan bazen birilerini ne kadar çok sevdiğini ancak onları kaybedince anlayabiliyor, ben babaannemi o kadar çok seviyormuşum ki özellikle bu aralar çok sık aklıma geliyor ve bunu daha iyi anlıyorum. keşke onu ne kadar çok sevdiğimi daha fazla söyleseymişim, pişmanlık bu olsa gerek…
(Source: youtube.com)
cüneyt türel de bırakıp gitmiş bizi. gittikçe yoksullaşıyoruz desene.
(*) video: paul éluard, “asıl adalet”.
Bil beni al beni
Bu saçmasapanlıktan kurtar beni
Uykusuz gecelerin
Gizli örtüsünden çıkar beni
her şey yarım kaldı yine ne tuhaf
aşk yarım, nefret yarım, hayat yarım…
her şeyde biraz seni bulurum,
nerede olsam aklımdasın biraz..
kimse bilmez, kimse duymaz
bir tek ben bilirim seni sevdiğimi…
bir de sen bilirsin biraz..
kalabalık kuytularda boğulur çığlıklarım…
kuru bir teselli bulurum ben kendi halime.
vazgeçilmez tutkularda kaybolur yaşadıklarım..
dağılıp giden bir sis halinde…
uzaktan gelir gibi sesin,
sanki hep başka bir alemdesin..
her şeyde biraz seni bulurum…
nerede olsam aklımdasın biraz…